Kafka’nın (İstismarcı ve Narsist) Babasına Mektubu

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

“Sonuçta güneşin tam ortasına uçmak şart değildir ama dünya üzerinde güneşin arada bir vurduğu, insanın kendini azıcık ısıtabileceği küçük temiz bir yere kıvrılmak elzemdir.”

(Bu yazı Maria Popova tarafından ”Letter To His Father” isimli kitabın tanıtımı için yazılmıştır.)

Franz Kafka, Virginia Woolf’un ‘İnsancıl sanat’ olarak adlandırdığı alanda tarihin en üretken ve dışavurumcu uygulayıcılarından biridir. Kısacık ömründe kaleme aldığı yüzlerce mektup arasında güzel ve yürek parçalayıcı aşk mektupları ile bir çocukluk arkadaşına kitapların insan ruhuna etkisiyle ilgili yazdığı büyüleyici, uzun mektup da yer almaktadır. Her ne kadar çoğunu sıra dışı bir sezgi ve ifşa ile donatmış olsa da, hiçbir mektubu 1919 yılının Kasım ayında babası Hermann’a yazdığı 47 sayfalık mektubu geçememiştir – bu mektup Kafka’nın otobiyografiye en yakın eseridir. Ernst Kiaser ve Eithne Wilkins’in çevirisi yazar öldükten sonra 1966 yılında Babaya Mektup (Halk Kütüphanesi) adıyla yayınlanmıştır.

Babası Hermann’ın ilişkisini açıkça onaylamaması, Felice Bauer’le olan nişanının bozulmasında zehirli bir etkiye sahip olduğu için baba oğul arasındaki bağlar kopmuş ve 36 yaşındaki Kafka büyük ölçüde bu sebeple çocukluğuna damgasını vuran duygusal istismar, kafa karıştırıcı çifte standartlar ve sürekli hoşnutsuzluktan babasını sorumlu tutmaya kalkmıştır – otuz yıldır birikmiş, ölçülü ama hiddetli bir ıstırap ve hayal kırıklığı patlamasıdır bu.

Dizi dizi sıraladığı suçlamaları, üzerinden geçen onlarca yıl içerisinde psikologların buldukları ışığında iki katı yürek parçalayıcı hale gelmiştir – bu bulgular ebeveynlerimizle küçük yaşlarda kurduğumuz limbik temasın karakterimizi derinlemesine şekillendirdiği, duygusal alışkanlıkların altyapısını kurduğu ve hayatımızdaki bütün ilişkilere yansıtacağımız bir bağlanma kalıbı oluşturduğu, ‘olumluluk zinciri’ kapasitemizi bizi biçimlendiren ilişkilerin ne kadar besleyici ya da zehirli olduğuna bağlı olarak genişlettiği ya da daralttığı yönünde bulgulardır. Anne ya da babamız sebebiyle benzer deneyimlere maruz kalanlarımız için Kafka’nın babasına yazdığı mektup derin yankıları açısından son derece acı verici olmakla birlikte, ortak gerçekliği geçerli kılması açısından tuhaf bir biçimde rahatlatıcıdır.

Kafka şöyle yazmıştır:

Çok sevgili Baba,

Kısa bir süre bana neden hala senden korktuğumu ileri sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi, soruna verecek bir cevap bulamadım çünkü kısmen senden gerçekten korkuyorum; kısmen de bu korkunun sebebine dair yapacağım bir açıklama konuşurken aklımda tutabileceklerimden çok daha fazla detaya girmem anlamına geliyor. Eğer şimdi sana yazarak cevap vermeye çalışırsam yine tam olmayacak çünkü yazarken bile hem bu korku ve onun sonuçları seninle ilgili bir şey yazmama engel oluyor, hem de konunun boyutları hafızamın ve mantığımın sınırlarını aşıyor.

Kafka babasının duygusal zulmünün arka planını resmediyor ve mektubun ikisi için de ne işe yarayacağı konusundaki umutlarını anlatıyor:

Sana göre mevzu hep çok basitti; en azından benim ve hiç ayırt etmeksizin bir çok insanın önünde konuşurken öyleydi. Sana aşağı yukarı şöyle geliyordu: hayatın boyunca çok çalışıp, çocukların için, hepsinden öte de benim için her fedakarlığı yaptın, bunun sonucunda ben iyi ve hoş bir hayat yaşadım, istediğimi öğrenmek konusunda sonuna kadar özgürdüm ve maddi konularda, yani dolayısıyla herhangi bir konuda, endişelenecek hiçbir şeyim yoktu. Bunun karşılığında minnet beklemedin; çünkü ‘çocukların minnet anlayışının’ nasıl olduğunu biliyordun ama bir tür nezaket, bir sempati belirtisi görmeyi bekledin. Ben ise hep senden kaçtım; odamda, kitaplarımın arasında, çılgın arkadaşlarımın yanında ya da abartılı fikirlerimleydim… Eğer benimle ilgili yargılarını toparlamak gerekirse sonuç olarak beni düpedüz uygunsuz ya da kötü bir şey yapmakla suçlamasan da (belki son evlilik planım hariç); soğuk olmakla, uzak olmakla ve nankörlükle suçladın. Dahası, beni öyle bir biçimde suçluyorsun ki, sanki direksiyona azıcık dokunsam her şey değişecekmiş de ben yapmamışım, sen ise bana fazla iyi davranmak dışında tamamen suçsuzsun.

Senin bu her zamanki anlatma biçiminde doğru bulduğum tek nokta, yabancılaşmamız konusunda tamamen suçsuz olduğuna inanıyor olmam. Ama ben de eşit derecede suçsuzum. Eğer bunu kabul etmeni sağlayabilirsem – yeni bir hayata başlayamayız çünkü ikimiz de çok yaşlıyız – belki bitmek bilmeyen sitemlerin durmasa bile azalır ve bir tür huzur bulabiliriz.

Ama benzerlikler burada bitiyor. Kafka babasında, kendisinde olmayan her şeyi görüyor – “sağlıklı, iştahlı, gür sesli, etkili konuşan, kendinden hoşnut, baskın, dayanıklı, soğukkanlı, insan doğasından anlayan, gösterişli bir tavrı olan; elbette bu avantajlarla birlikte gelen ve mizacın ile kimi zaman da öfkenin seni sürüklediği bütün kusurlara ve zayıflıklara sahip” bir adam. Mizaçlar arasındaki bu uyumsuzluğun ebeveyn ve çocuk arasındaki güç dengesizliğiyle birleşmesinden doğan ıstırap; benzer bir çocukluk geçiren herkese tanıdık gelecektir – ebeveynin gerçekliğe dair yorumunun otoritesi vasıtasıyla her zaman doğru olduğu, çocuğunkinin ise itaat sebebiyle her zaman yanlış olduğu; dolayısıyla da çocuğun kronik bir suçluluk duygusunu içselleştirmesine sebep olan; değişen dozlarda ama sürekli olarak empoze edilen bir his.

Böyle bir çocuğun ebeveyninin incitici davranışlarını anlamlandırırken kullandığı klasik suçlama ve özür dileme döngüsü ile hareket eden Kafka da, babasının yetersizliklerini eşit derecede bir acı ve şefkat ile anlatıyor:

Çok farklıydık ve bu fark birbirimiz için öylesine bir tehlike arz ediyordu ki; biri benim, yani yavaş gelişen çocuğun ve senin, yani yetişkin adamın nasıl anlaşacağını önceden kestirmeye çalışsaydı senin beni tek bir parçam bile kalmayana dek çiğneyip geçeceğini varsayardı. Ama böyle olmadı. Yaşayan hiçbir şey hesaplanamaz. Fakat belki de daha kötüsü olmuştur. Bunu söylerken benim asla, bir an bile, suçu sende aramadığımı hatırlamanı isterim. Bende yarattığın etki engelleyemediğin bir şeydi. Ama o etkiye boyun eğmiş olmamın benim fesatlığım olduğunu düşünmekten vazgeçmelisin.

Ürkek bir çocuktum. Her şeye rağmen her çocuk gibi inatçı olduğuma da eminim. Annemin beni şımarttığına da eminim ama özellikle zor bir çocuk olduğuma inanmıyorum; nazik bir sözünün, sessizce elimi tutmanın, cana yakın bir bakışının benden istenen her şeyi yapmamı sağlamadığına inanamıyorum. Sonuçta temelde nazik ve yumuşak kalpli bir insan olabilirsin (birazdan diyeceklerim de bununla çelişmiyor, sadece çocukta yarattığın izlenimden bahsediyorum) ama her çocuk altta yatan nezakete ulaşmak için gereken dirence ve cesarete sahip değil. Sen bir çocuğa ancak yaradılışının izin verdiği gibi, yani güçlü, gürültülü ve öfkeli davranabilirsin ve bizim durumumuzda da bu sana ilaveten uygun geldi çünkü büyüyünce güçlü, cesur bir oğlan olmamı istiyordun.

Kafka özellikle travmatik bir olayı, küçük bir çocukken su istediği için mızırdandığı bir gecede – o öğrenilmiş gerçeklikle “Susadığım için değil, muhtemelen biraz sinir etmek için, biraz da oyalanmak için ağladığıma eminim” diye açıklıyor ve yetişkin hayatına kadar sürdürdüğü savunmacı tavrını sorguluyor – babasının çok sinirlenip küçük Franz’ı yataktan çekip almasını, balkona götürüp üzerinde sadece geceliğiyle orada bırakmasını anlatıyor. Şöyle diyor:

Sonrasında bir dönem oldukça itaatkar oldum ama içten içe beni yaraladı. Anlamsızca su istemem ve dışarı taşınmanın sıra dışı dehşeti, doğam gereği asla tam olarak bağdaştıramadığım iki şey oldu. Sonraki yıllarda bile o koca adamın, nihai otoritenin, yani babamın gecenin bir vakti neredeyse sebepsiz yere gelip beni yatağımdan alacağını ve balkona çıkaracağını; onun için aslında hiç önemli olmadığımı düşünerek işkence çektim.

Akla ebeveynlerinin desteğinde boğularak büyüyen Henri Matisse’in çelişkili çocukluğunu getiren dokunaklı bir ağıtta Kafka, babasının akademik ve yaratıcı çalışmalarına karşı olan tavırlarından da şikayet ediyor:

Tek ihtiyacım olan biraz cesaretlendirilmek, biraz cana yakınlık, biraz yolumu açmandı ama sen tam tersi, başka bir yoldan gitmemi sağlamak gibi iyi bir niyetle de olsa, o yolu tıkadın. Ama ben o yola yatkın değildim… O sırada, her anlamda cesaretlendirilmeye ihtiyacım olabilirdi.

Babasının fazlasıyla baskıcı ‘entelektüel baskınlığı’ndan bahsederken Kafka, özellikle kendi çabalarıyla fakirlikten başarıya yükselmiş ebeveynleri olan çocukların yüklerinden bahsediyor. (Aslında Hermann orta direk bir ailede büyümüştü ancak başarılı bir işadamı olduktan sonra gençlik döneminin zorluklarını efsaneleştirmek hoşuna gitmişti.) Kendi kendini yetiştiren ve her şeye kadir olduğuna dair geliştirdiği efsaneye inanmaya başlayan birçok insanın başına gelen kendini beğenmişlik sendromuna keskin bir gözle bakan Kafka, şöyle yazıyor:

Sırf kendi enerjinle bu kadar yükselmiştin ve bunun sonucu olarak kendi fikirlerine sonsuz bir güvenin vardı. Çocukluğumda o kadar olmasa da, büyümekte olan bir oğlan olduğumda bana çok büyüleyici gelmişti bu. Koltuğundan dünyaya hükmediyordun. Senin fikirlerin doğruydu, diğerleri deli, vahşi, çatlak, anormaldi. Özgüvenin o kadar sağlamdı ki haklı olmak için tutarlı olmana bile gerek olmazdı. Bazen bir konuda hiç fikrin olmazdı ve bunun sonucunda o konuyla ilgili olası her fikri istisnasız yanlış bulurdun. Mesela önce Çekleri, sonra Almanları, sonra Yahudileri kötüleyebiliyordun; dahası sadece belirli konularda değil, her açıdan kötülerdin; ta ki sonunda geriye bir tek sen kalana dek. Benim gözümde, doğruları mantığa değil de kişiliğine dayalı olan her zorbanın sahip olduğu esrarengiz bir özellik kazandın.

Kafka bir kez daha babasının çarpık ve tekbenci gerçeklik anlayışının kendi gerçekliğe bakışını nasıl kuşku ve özgüvensizlikle doldurduğunu anlatıyor:

Senden bağımsız görünen bütün bu düşünceler başından beri küçümseyen önyargılarının ağırlığını taşıyordu; buna maruz kalıp, bir yandan da bütünlük ve kalıcılık içeren herhangi bir düşünce üretmek neredeyse imkansızdı.

Hermann’ın sık sık başvurduğu hor görme biçimlerinden biri, genç Franz’ı heyecanlandıran ve ona ilham veren hiçbir şeyi ciddiye almamak ve oğlanın herhangi bir şeye olan ilgisini sürekli olarak ezmekti – bu bir insanın fikir üretim havuzuna girebilecek en zehirli sürüngenlerden biriydi. Kafka şöyle yazmıştı:

Bir şeyler yüzünden mutlu olmam, aklımın o düşünceyle dolması ve eve gelip anlatmam yeterliydi; cevap olarak aldığım şeyler ironik bir iç çekiş, bir kafa sallama ve masaya vuran bir parmaktı… Üzüntü ve endişe içerisindeyken, elbette her çocukça saçmalık karşısında heyecanlanman beklenemezdi. Ama mesele bu değildi. Daha çok, düşmanca doğan sebebiyle çocuğu sürekli hayal kırıklığına uğratmadan duramıyordun ve dahası, bu düşmanlık malzeme toplayarak sürekli olarak büyüyordu ve sonunda bir keresinde benimle aynı fikirdeyken dahi kendini gösterdi; nihayetinde çocuğun bu hayal kırıklıkları hayatın sıradan hayal kırıklıkları değildi, işin içinde sen, yani en önemli şahsiyet olduğu için, en derinlere işlemişlerdi. Cesaret, azim, özgüven, bir şeylerden zevk almak sen karşı çıktığında, hatta karşı çıkacağın varsayıldığında bile mümkün olmuyordu ve yaptığım her şeyde de böyle olacağı varsayılıyordu.

Freud’un narsizm kavramını getirmesinden sadece beş yıl, Narsist Kişilik Bozukluğu’nun psikiyatrinin kutsal kitabı sayılan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayısal Elkitabı’na girmesinden de yaklaşık yarım yüzyıl önce, Kafka babasını kusursuz bir öngörüyle teşhis etmişti:

Sözlerinle, yargılarınla bana yaşattığın ıstırap ve utanç karşısında bir şey hissetmiyor olmanı aklım almazdı hiç. Sanki gücünün hiç farkında değil gibiydin. Eminim ben de pek çok kez sözlerimle seni kırmışımdır ama hep bilirdim, hep de acı verirdi ama kendimi kontrol edemezdim, sözlerimi geri alamazdım, daha söylerken bile pişman olurdum. Ama sen sözlerinle döverdin adeta, ne o sırada, ne de sonrasında kimseye üzülmezdin üstelik; insan karşında tamamen savunmasız kalırdı.

Hayatını bir narsistle paylaşmak durumunda kalan herkes bu tür çifte standartların kronikleşmiş istisnalarını; kurallara bağlı olan her alanda her daim nasıl kendilerini gösterdiklerini gayet iyi bilir. Kafka, Hermann’ın yemek masasında çocuklarını nasıl disipline ettiğini anlatırken de bu narsist eğilimi kusursuz bir kinaye içeren bir anekdotla resmediyor:

Ekmeğin düzgün kesilmesi çok önemliydi. Yağ içinde bir bıçakla kesmenin ise önemi yoktu. Kırıntılar yere dökülmesin diye dikkat etmek gerekiyordu. Ama sonunda en çok kırıntı senin sandalyenin altından çıkardı.

Bu kafa karıştırıcı çifte standartların en üzücü etkisi, çocuğun doğru ve yanlış konusunda son derece karışık bilgilerle büyümesidir çünkü yapanın kim olduğuna bağlı olarak doğru ile yanlış sürekli yer değiştirir ve sonunda çocuk her zaman kendisinin yanlış yaptığı kavramını içselleştirir. Bu tür bir ebeveyn çocuğun gerçeklik deneyimini meşru kılmak üzere bir ayna tutmak yerine, çocuğu adeta lunaparktakiler gibi asla doğru veya düz bir görüntü yansıtmayan aynalarla dolu bir labirente sokar. Bunu yaşayanlar, bu durum sonucunda insanın gerçekliğe dair yorumunun, -özellikle de o gerçek muğlak veya şüpheli olduğunda- her zaman yanlış ve hatalı olduğuna, hatta başka birinin yorumunun varlığıyla bile geçersiz kılınacak bir yorum olduğuna inanmaya başladığını bilirler.

Bu muğlaklık ve kendinden şüphe etme haline dalmanın bir sonucu olarak Kafka da kendi bedeni ve sağlığıyla – gerçekliğin elle tutulur boyutları- ilgili giderek endişelenmeye başlamıştı.

Emin olduğum tek bir şey bile olmadığı için, her an varoluşumun tekrar tekrar onaylanmasına ihtiyaç duyduğum için, hiçbir şey sadece, bir tek bana ait olmadığı ve hiçbir şeye tartışmasız benim tarafımdan karar verilmediği için – işin gerçeği, reddedilmiş bir oğul olduğum için – doğal olarak en yakınımdaki şeyden, kendi bedenimden bile şüphe eder hale geldim.

Bu durum, “her türden hastalık hastalığının” yolunu açtı ve “sindirim, dökülen saçlar, omurganın eğriliği ve benzeri” konularda çeşitli kaygılar doğurarak nihayet gerçekten hasta olana dek – sonunda ölümüne sebep olan tüberküloz – ıstırap dolu saplantılar haline geldi.

Kafka hayal kırıklığı ve kuşkunun tüketici dansını bir diğer yürek parçalayıcı öğütte yakalıyor:

Lütfen baba, beni doğru anla: bunlar bir başlarına son derece önemsiz detaylar olurlardı, benim için bu kadar üzücü hale gelmelerinin sebebi senin, yani o muazzam otoriter adamın, bana dayattığı emirlere kendisinin uymuyor olmasıydı. Dolayısıyla hayat benim açımdan üçe ayrılıyordu: birinci dünyada ben, yani köle, yalnızca benim için yaratılmış kanunlara uyarak yaşıyor, nedense o kanunlara asla tamamen uyamıyordum; ikinci dünya, yani senin yaşadığın, devletle ilgili olan, emirler ve onlara uyulmamasının yarattığı rahatsızlığın olduğu o dünya benimkinden son derece uzaktı; üçüncü dünya ise herkesin emirler ve onlara uyma zorunluluğu olmadan mutlu bir şekilde yaşadığı bir dünyaydı. Ben sürekli olarak bir utanç kaynağıydım; ya senin emirlerine itaat ediyordum ve bu bile başlı başına bir utanç kaynağıydı çünkü o emirler yalnızca benim için geçerliydi; ya karşı çıkıyordum ve o da bir utanç kaynağıydı çünkü nasıl olurdu da sana karşı çıkardım; ya da itaat edemiyordum çünkü mesela senin gücüne, senin iştahına, senin becerilerine sahip değildim ama sen bunu benden çok doğal bir şeymiş gibi bekliyordun ve bu da zaten en büyük utanç kaynağıydı.

Kafka babasının her an patlamaya hazır öfkesinin evde sakin, medeni bir konuşma yaşanma şansını ortadan kaldırarak genç adamın anlaşılma umudunu –herkesin ihtiyacı olan şeyi – nasıl paramparça ettiğine değiniyor:

Öfke ve kınama dolu o korkutucu, kısık ses tonun… bugün beni çocukluğumdan daha az titretiyorsa bunun tek sebebi, çocuğun o kendine has suçluluk duygusunun yerini kısmen, senin ve benim çaresizliğimize dair bir anlayışa bırakmış olmasıdır.

Sakince geçinmemizin imkansızlığı bir sonuç daha, hatta son derece doğal bir sonuç doğurdu: konuşma yetimi kaybettim. Her halükarda belagat sahibi bir insan olacağımı sanmıyorum ama sonuçta insan dilinde normal bir akıcılık sağlayabilirdim. Ama sen çok erken yaşlarda konuşmamı yasakladın. “Tek itiraz istemiyorum!” tehdidin ve yanında elini kaldırman o günden beri peşimi bırakmadı. Senden bana kalan – ve konu seninle ilgili olduğunda mükemmel bir hatipsin – tereddütlü, kekeme bir konuşma tarzıydı ve o bile sana fazla geldiği için sonunda sustum; başta belki inadınaydı ama sonra senin karşında ne düşünebildiğim, ne de konuşabildiğim için sustum. Beni gerçekten büyüten insan sen olduğun için de bunun yansımalarını hayatım boyunca yaşadım.

[…]

Beni büyütürken kullandığın ve her daim işe yarayan son derece etkili sözlü yöntemlerin şunlardı: istismar, tehdit, ironi, kin dolu kahkahalar ve – tuhaftır ki – kendine acıma.

Bu istismarcı özgüven ile kendine acıma karışımı, narsist zorbalarda sık rastlanan – maruz kalanlara da en azından tanıdık gelen- bir durumdur ama Kafka babasının en yaralayıcı istismarının doğrudan darbelerden çok zehirli bir geçişme yoluyla olduğuna, öfkeli, ruh emici bir despotun karşısında olmanın ruh parçalayıcı etkisine dikkat çekerek bu duruma derinlik katıyor:

Beni doğrudan istismar ettiğini ya da düpedüz istismar denebilecek bir şey yaptığını hiç hatırlamıyorum. Buna gerek de yoktu; bir sürü başka yöntemin vardı ve ayrıca evde ya da özellikle iş yerinde istismar içeren sözler etrafımda öyle bir uçuşuyordu ki, başkalarına yöneltilmiş olsalar bile küçük bir oğlan çocuğu olarak neredeyse donup kalıyor, üzerime alınmamak için hiçbir sebep göremiyordum çünkü istismar ettiğin insanlar kesinlikle benim kadar kötü durumda değillerdi ve seni de kesinlikle benden daha az sinirlendiriyorlardı. O gizemli masumiyetin ve dokunulmazlığın yine kendini gösteriyordu; bir an bile düşünmeden küfrediyordun, lanet ediyordun ama diğer insanların küfretmesini, lanet etmesini kınıyor, buna müsamaha göstermiyordun.

Kafka babasının sürekli tehditlerinin, vaat ettiği ama eyleme genelde dökmediği zarardan bir anlamda daha çok acı verdiğini söylüyordu. “Bu sürekli tehditler insanın duygularını köreltiyordu,” diye yakınıyordu ama daha da önemlisi bu tehditler, vaat edilen cezayı uygulamamayı seçmesinin babasının müthiş cömertliğinden kaynaklandığına dair çarpık bir fikre şartlanmasına sebep oluyordu.

Çocukken sanki insan senin merhametin sayesinde hayatta kalıyor ve hayatını senden gelen hak edilmemiş bir armağan olarak yaşıyor gibi gelirdi.

[…]

Ayrıca bana hiç kırbaç cezası vermediğin de doğru. Ama o bağırmalar, yüzünün kıpkırmızı oluşu, pantolon askını aceleyle çözmen, sandalyenin arkasına asıp hazır etmen, bunlar benim için çok daha kötüydü. Sanki birisi idam edilmek üzereymiş gibi geliyordu. İdam edilse, ölecek ve bitecekti. Ama idama giderken bütün ön hazırlıklardan geçip cezasının ertelendiğini ip burnunun dibinde sallanırken öğrense, etkisini hayatı boyunca çeker. Ayrıca açıkça belirttiğin düşüncene göre kesinlikle kırbaçlanmayı hak ettiğim ama son dakikada nezaketin sonucu kurtulduğum bütün olaylarda yine sadece koca bir suçluluk duygusu biriktiriyordum. Her açıdan suçlu bendim, sana borçluydum.

Bu hakikaten de bu tür bir duygusal çevrede büyümenin en yıkıcı ve öldürücü etkisine – merhamet kırıntılarını bir sevgi ziyafeti olarak alma hatamıza- dokunuyor. Kafka, istismarcı ebeveynle büyüyen her çocuğun varoluşunun en değerli onayı olarak tutunduğu, ender görülen o temel ilgi ve şefkat anlarını şöyle anlatıyor:

Neyse ki bütün bunların istisnaları da oluyordu; özellikle de sen sessizce acı çekerken ve şefkatle nezaket kendiliğinden bütün engelleri aşıp beni duygulandırırken. Her ne kadar ender görülse de, muhteşemdi. Mesela eskiden sıcak yaz aylarında öğle yemeğinden sonra yorgun düştüğünde seni ofiste dirseğini masaya dayamış kestirirken gördüğümde; ya da yaz tatillerinde Pazar günleri işten yorgun düşmüş bir halde yazlığa, yanımıza geldiğinde; ya da annemin çok hasta olduğu ve senin kitaplığa dayanıp hıçkıra hıçkıra ağladığın zaman; ya da son hastalığımda sessizce Ottla’nın odasına beni ziyarete gelirken kapıda durup beni görmek için kafanı uzattığında ve endişeyle el salladığında. Bu tür zamanlarda insanın arkasına yaslanıp mutluluktan ağlayası geliyor; hatta sonra bunları yazarken bile tekrar ağlıyor.

Kafka daha sonra bu tür ailelerin en ezici zorluklarından birine değiniyor: pasif ebeveynin hem istismarcının suç ortağı olarak; hem de çocuğun kafa karışıklığını gidermeyerek ve istismarcının çektirdiği ıstırabı tekrarlayarak benzer bir duygusal ihanette bulunan fail olarak oynadığı rol. Kafka şöyle yazıyor:

Annemin bana sonsuz iyi davrandığı doğru ama bana göre o iyilik de seninle alakalıydı; yani anlamsızdı. Annem farkında olmadan avcının yanında, hayvanları tuzağa doğru süren kişi rolünü oynadı. Her ne kadar senin yetiştirme yöntemin içimdeki isyankarlık, hoşnutsuzluk ve hatta nefreti uyandırıp bir şekilde ayaklarımın üstüne basmamı sağlayacak dahi olsa da, Annem nezaketi, mantıklı konuşması (çocukluğumun kaosunda ve labirentinde sağduyu ve mantığın prototipiydi o) ve benim için merhamet dilemesi ile bunu geçersiz kılıyordu; ben öteki türlü ikimizin de yararına olacak bir şekilde o döngüden çıkabilecekken, tekrardan yörüngene giriyordum.

[…]

Senden kaçmam demek, aileden, hatta annemden bile kaçmam demekti. Doğru, insan onun yanında hep koruma altındaydı ama bir tek seninle alakalı olarak. Seni çocuğun mücadelesinde bağımsız bir ruhani güç olamayacak kadar fazla seviyordu, fazla bağlı ve sadıktı.

Psikologlar küçük yaşlardaki bağlanma kalıplarımızın ileride kuracağımız bağları nasıl şekillendirdiğini keşfetmeden uzun zaman önce Kafka babasının duygusal istismarının sonraki ilişkilerine verdiği hasardan yakınıyordu:

Aile dışındaki insanlarla olan ilişkilerim… muhtemelen hala senin etkilerinin ceremesini çekiyor. Diğer insanlar için yaptığım her şeyi sevgiden ve sadakatten, seninle ailem için yapmadığım her şeyi de soğukluk ve sadakatsizlikten yapmadığımı sanıyorsan çok yanılıyorsun. Onuncu kez tekrarlıyorum: muhtemelen her koşulda çekingen ve gergin biri olacaktım ama orayla şu anda olduğum yer arasında uzun, karanlık bir yol var.

Fakat Kafka için babasının kronikleşmiş hoşnutsuzluğunun en ümit kırıcı yansıması yazılarına yönelik olanıydı:

(Yazılarımda) aslında kendi çabamla seninle arama biraz mesafe koymuştum; her ne kadar yürürken arka tarafına basıp ezdiğin, ön tarafından ayrılan ve kenara doğru sürüklenen bir solucanı andırsa da, yapmıştım bunu. Bir noktaya kadar güvendeydim; rahat nefes alabiliyordum. Yazarlığıma karşı derhal gösterdiğin o doğal nefreti ilk defa hoş karşılıyordum. Kitaplarımın gelişine karşılık söylediğin ve kısa sürede yerleşen “Başucuma bırak!” lafının karşısında (kitaplar geldiğinde genelde kağıt oynuyor olurdun) gururum ve hırsım zarar görüyordu… Yazdıklarım hep seninle ilgiliydi; yaptığım şey senin göğsünde sızlanamadığım şeylerle ilgili sızlanmaktı. Kasıtlı bir şekilde uzatılmış bir vedaydı ama her ne kadar senin zorunla olmuş olsa da, benim belirlediğim yönde gidiyordu.

Daha sonra da ekliyor:

Yazılarımda ve onlarla ilgili her şeyde pek başarılı olamadığım bağımsız olma girişimlerim, kaçma girişimlerim oldu; belli ki daha da ileri gidemeyeceğim. Ama yine de onları gözetmek, engelleyebileceğim bütün tehlikelerden, hatta tehlike olasılıklarından bile uzak tutmak benim görevim; hatta hayatımın anlamı.

Babasının küçük yaşta entelektüel ve yaratıcı ilgi alanlarına karşı takındığı tavır, Kimlik Hırsızı Sendromu’nun tohumlarını ekmişti. Gençliğini dolandırıcılık yapmış ve sürekli bir yakalanma korkusuyla çalışmaya devam eden bir banka çalışanına benzeten Kafka, özellikle lisede kurduğu ıstırap dolu bir fantezi üzerinde duruyor:

Bazen zihnimde korkunç bir öğretmenler toplantısı canlandırıyordum… birinci sınıfı bitirirken, sonra ikinci sınıfta, sonra da üçüncü sınıfı bitirirken toplanıyorlar; bu eşsiz, acayip vakayı inceliyorlar; bu kadar beceriksiz ve bu kadar cahil bir insanın bu sınıfa kadar nasıl geldiğini anlamaya çalışıyorlardı; herkes dikkatini bana yönelttiği için bu kabustan kurtulan bütün o haklı insanların coşkulu sevinçleri arasında hemencecik çözülüyordum. Bu tür bir fanteziyle yaşamak bir çocuk için hiç kolay bir şey değil.

Bütün mektuptaki en güzel satır, yani Kafka’nın babasının başarısızlık olarak kınadığı şeyler üzerine kafa yorduğu kısım – bozulan nişanı da dahil – neredeyse laf arasında geçiyor ama dogmatik mükemmeliyetçiliğin tehlikelerine karşı zarif bir uyarı işlevi görüyor:

Sonuçta güneşin tam ortasına uçmak şart değildir ama dünya üzerinde güneşin arada bir vurduğu, insanın kendini azıcık ısıtabileceği küçük temiz bir yere kıvrılmak elzemdir.

Kafka mektubunu nihai amacına dair lirik ve yürek parçalayıcı bir yansımayla – büyük farklarına rağmen ilişkilerini onarmak için kapıyı azıcık aralık bırakmak üzere – noktalıyor:

Gerçek hayatta her şey benim mektubumdaki deliller kadar uyumlu olamaz; hayat bir Çin bulmacası değildir. Fakat bu yerinde cevapla yapacağım düzeltme – detaylı olarak açıklayamayacağım ve hatta açıklamayacağım bu düzeltme – sayesinde bence gerçeğe o kadar yaklaştık ki, ikimiz de biraz rahatlayabilir, hayatı da, ölümü de kolaylaştırmış olabiliriz.

Her ne kadar Kaiser/Wilkins’in eski çevirisi hala mükemmel olsa da; yalnızca bu son paragrafta Howard Colyer’in kısa bir süre önce yaptığı çeviriyi daha incelikli ve büyülü buluyorum:

Hayatta her şey benim mektubumdaki kanıtlar kadar uyumlu olmuyor – hayat bir sabır oyunundan fazlası. Fakat şu anda detaylandırmak istemediğim bu cevabın ardından hala mektubumda gerçeklik payı olduğuna, bizi gerçeğe daha da yaklaştırdığına ve dolayısıyla daha hafif ve ince bir ruhla yaşayıp ölmemize müsaade edeceğine inanıyorum.

Kafka’nın yaşadığı bitmek bilmeyen istismarlar ve hayal kırıklıklarında gizli olan otobiyografik trajedi içerisinde en trajik olanı, mektubun kaderidir. Kafka’nın dostu ve resmi biyografi yazarı Max Brod’un söylediğine göre kederli yazar bu mektubu posta ile göndermemiş ve annesi Julie’ye vererek babasına iletmesini istemiştir. Annesi ise mektubu iletmemiş; oğluna geri vermiştir. Nihayetinde, bu tür ilişkilerin en yıkıcı patolojisi çocuğun istismarcı ebeveynin kötülüklerini yok edip küçük iyilik meleklerini yaşatmak için sürdüreceği kompulsif çabalardır –ister boşa bir umut olsun, ister sağlam bir eylem olsun – ve sonunda hep o kötülüklerin ölmek bilmeyen başlarını tekrar tekrar kaldırdıklarını görürler. Belki de Julie bunu hissedip bildiği en iyi şeyi yapmış, oğlunu en büyük umutlarının bilindik bir şekilde yenildiğini görme hüsranından korumaya çalışmıştır.

Kaynak: Brain Pickings

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir